Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kuşakların Bayramı Değerlendirme Şekilleri ve Gelenek Kavramına Bakışları

Tarih boyunca milyarlarca insan yeryüzünde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Basit bir hesaplama yapmaya çalışan Washington Nüfus Bürosuna göre, M.Ö 190.000 yıl önce yani insanın ortaya çıktığı tahmin edilen süreden günümüze kadar 117 milyar insanın yeryüzünde yaşadığı hesaplanmaktadır. Bu devasa sayı ilk çağlardan itibaren dönemlere ayrılarak anlamaya çalışılmıştır. Günümüze yaklaştıkça sadece tarih dönemlere ayrılmakla kalmamış insanlarda doğum tarihlerine göre isimlendirilmeye başlanmıştır. Son 100 yıllık sürece bakarsak eğer; Sessiz Kuşak(1928-1945), Bebek Patlaması Kuşağı(1946-1964), X Kuşağı(1965-1980), Y Kuşağı(1981-1996), Z Kuşağı(1997-2012), Alfa Kuşağı(2013-2024) ve Beta Kuşağı(2025-2039) olarak kuşakların isimler aldığı görülmektedir. Bu saydığımız kuşakların tarih aralığına baktığımızda bir çoğumuz her kuşaktan bir takım insanlarla denk gelmiş durumdayız. Bu insanların yaşına ve doğum zamanına göre olayları anlamaları ve değerlendirme şekillerinin çok farklı olduğunu görmekteyiz...
En son yayınlar

Kafeinsiz kahve, Laktozsuz Süt, Aşksız Evlilik.

 İnsanlar bazen kafeinsiz olarak kahveyi tüketmeyi ve laktozsuz olan sütü kullanmayı tercih etmekte. Peki aşksız bir şekilde ilişkiyi sürdürebilmek bu davranışlarla mukayese edilebilir mi?  İnsanlar hem sağlıklı olmak hem keyiflerinden ödün vermemek için bu şekilde davranabilmektedir. ‘Kahvemi içerim ama sağlığıma dikkat ederim’ düşüncesi aslında dramatik bir kopamayışı sergilemektedir. Aynı şekilde gerçek bir şekilde sevmeyen ancak birey olamamış ve çeşitli zevklerinden kopamamış kişiler aşk olmasa bile ilişkiyi sürdürebilmeyi bir tür bağlantıda kalma durumu olarak görmektedir. Bu durumun altındaki bir diğer faktör kişinin cinselliğe ulaşmak istemesinin yanısıra bunun legal ve meşru bir şekilde yapılması zorlantısıdır. Kişi hem biriyle beraberlik ister hem toplumun onu dışlamamasını ister. Bir nevi ilişkinin devamlılığı daha çok ikinci saydığım nedene bağlıdır. İlginç bir çalışmanın sonucunda ise batıda görücü usulü evliliklerin arttığı tespit edilmiş. Bu durumu biraz irdeley...

Merhamet Eksiği Olan Bir Süperegoya Sahip Olmak

    Bir insanın yaşadığını nasıl anlarız? En amiyane tabirle, nefes alıp veriyorsa ve hareket ediyorsa, nabzı tepki veriyorsa, o insan yaşamakta deriz. Konuya “yaşamak” kavramıyla girme nedenim; acaba gerçek manada bu hayatı yaşıyor muyuz? Ya da bazı filozof ya da bilim adamlarına göre bir yanılsama içinde miyiz? Bu soruların cevabını büyük ihtimalle insanoğlu var olduğu sürece merak etmeye devam edeceğiz. Ben bugün biraz daha kolay olanı seçiyorum; yeryüzünde nefes alan, nabzı atan her insanı ve kendimi gerçek bir hayatın içinde var olduğunu düşünüyorum. Ne şekilde kabul edersek edelim, insanoğlu her yönüyle çok katmanlı bir yaşam metaforu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ben bugün bu katmanlara yapısal bir alandan bakarak yazımın başlığına dönmek istiyorum:  Merhamet eksiği olan bir süperego varlığı... Her ne tarafa dönsek, insanların faydacı, çıkarcı ve bencil varlıklar olduklarına dair şikâyetlerle karşılaşmaktayız. İnsanlar için işin kolay yanı, evinin önündeki pisliği ...

Kötü Resim

Yatağımın karşısında bir pencere var.  Odanın duvarları bomboş.  Nasıl yaşadım 10 yıl bu evde?  Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?  Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni.  İşte sonunda anlamsız biri oldum.  İşte sonum geldi.  Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim;  kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. ( Tehlikeli Oyunlar)     İnsana sorulduğu vakit her yaştan küçüğü büyüğü yaşantısının çokta kötü olmadığını söyleyecektir. İyilik ve kötülüğün göreceli olduğunu bir kenara bırakırsak, kesin iyi ve kesin kötü varlığını kabul ettiğimiz hallerde bile herkesin hayatı iyi tarafta yer almayacaktır. Her yerde ve her insanda denk geldiğimiz iyilik algısı çoğu insanı rahatlatan en azından sorunlarını bir nebze olsa arka plana atan bir maske şekline gelmiş durumda. Hepimizin çeşitli maskeleri mevcut nitekim Jung bu tabiri teorisinin önemli bir köşesi olarak ele almış durumda. Ancak anormallikler tam şu noktada başlamakta; takın...

Tek Başına Yürünecek Yollar

Yaratılıştan ya da her neye inanıyorsan o tarihten günümüze kadar insanların bir ve beraber yaşama isteği nereden gelmekte? Neden bir dağ başında bir gün olsun yalnız kalmak kulağa çok tehditkar geliyor? Onu geçtim kendinize ait evde bir süre yalnız kalmak neden kötü hissettiriyor? Neden 40 yıllık eşi ölen adam 40'ı dolmadan yalnızlığa sövüyor, eşine beni neden yalnız bırakıp gittin diyor? Hayatta o kadar eşik var ki aşılması gereken. Bu örnekleri çok fazla artırabiliriz ama asıl amacımızdan şaşmamak gerektiğini düşünüyorum. Güzel bir laf vardır 'hayatta bütün oyuncaklar senin olamaz' diye. İsteklerimiz çok fazla, düşününce kendimizden, ailemizden, yaptığımız uğraştan, uyandığımız yeni bir günden bile bir sürü isteğimiz oluyor. Unutmamak lazım bazı anlar bütün yollar kapanır ve çıkmaz sokağın başında çaresiz beklemen gerekir. İşte tam bu noktada hayat çizgimiz oluşmaya başlamakta. Şöyle bir düşünün hepimizin aklında 'keşke o zaman şöyle yapsaydım' dediğimiz bir torb...

Seni Gerçekten Kim Sevebilir?

     Eric Fromm "Yalnız kalma potansiyeli olmayan insan gerçekten sevemez" der. Bu cümleden çıkarılacak çok fazla anlam var ancak burada kastedilen durum yalnız kalmayı başaramayan bir insan başkalarına ihtiyaç duyar. Sürekli olarak başkaları etrafında var olsun ki yalnızlığı bir perdeyle kapatılmış olsun. Gerçek bir şekilde yalnız kalamayan insan bazen bu durumun farkında bile olmadan bu durumdan uzaklaşmak için yollar arar. Sürekli bir etkinlik çabası ya da kısa süreli ikili ilişkilerin çokluğu bu duruma örnek olabilir.        Tam olarak bu noktada kendimize dönüp bakmamız gerekiyor ve daha sonrasında ise hayatımızdaki insanlar neden var. Hayatımızdaki insanları gerçekten sevdiğimiz için mi hayatımıza alıp değer veriyoruz ya da o an boşluk dolsun diye mi onları hayatımıza adapte ediyoruz. Diğer türlü düşünmek gerekirse bizi hayatına alan insanlar neden aldılar. Bizden istenilen tam olarak bu noktada ne? Bu konular üzerine düşünüp sağlıklı bir sağaltı...

Ruh/Beden İlişkisi Ne Kadar Gerçekçi?

      Eski zamanlardan günümüze kadar ruh-beden ilişkisi inanç temelli anlatılmaya çalışılmıştır. Bir insanın ruhunun iyi olması bedenine yansıyacağı ve daha iyi bir hayat yaşayacağına işaret olarak algılanmıştır. Yaşarken somut olarak yaptığı kötülüklerin cezasını ise bu dünyada bile olmazsa ruhlar aleminde yaşayacağına dair bir inanç çoğu topluma yerleşmiş durumdadır.       'Ruh var mıdır? Varsa bizi nasıl etkiler? Bedenle senkronize olabilir mi?' sorulara gelmeden önce felsefe tarihinde sıkça rastladığımız ve aslında ruhtan önce varlığı sorgulanan 'Varlık var mıdır? 'Varsa bilinebilir mi?' gibi sorular aslında insanoğlunun ruh/beden ilişkisini hiçbir zaman tam olarak senkron şekilde düşünmediğini göstermekte. Günümüz toplumunda bile kendisini pozitivist gören insanlar ya da inanç olarak inançsızlığı seçmiş insanlar ruhun varlığını gülünç bulmakta ve insanın diğer canlılar gibi yok olacağını düşünmektedir.      Ruh-beden ilişkisi üzeri...