Ana içeriğe atla

Kuşakların Bayramı Değerlendirme Şekilleri ve Gelenek Kavramına Bakışları

Tarih boyunca milyarlarca insan yeryüzünde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Basit bir hesaplama yapmaya çalışan Washington Nüfus Bürosuna göre, M.Ö 190.000 yıl önce yani insanın ortaya çıktığı tahmin edilen süreden günümüze kadar 117 milyar insanın yeryüzünde yaşadığı hesaplanmaktadır. Bu devasa sayı ilk çağlardan itibaren dönemlere ayrılarak anlamaya çalışılmıştır. Günümüze yaklaştıkça sadece tarih dönemlere ayrılmakla kalmamış insanlarda doğum tarihlerine göre isimlendirilmeye başlanmıştır. Son 100 yıllık sürece bakarsak eğer; Sessiz Kuşak(1928-1945), Bebek Patlaması Kuşağı(1946-1964), X Kuşağı(1965-1980), Y Kuşağı(1981-1996), Z Kuşağı(1997-2012), Alfa Kuşağı(2013-2024) ve Beta Kuşağı(2025-2039) olarak kuşakların isimler aldığı görülmektedir. Bu saydığımız kuşakların tarih aralığına baktığımızda bir çoğumuz her kuşaktan bir takım insanlarla denk gelmiş durumdayız. Bu insanların yaşına ve doğum zamanına göre olayları anlamaları ve değerlendirme şekillerinin çok farklı olduğunu görmekteyiz. Bugün insanların kuşak isimlerine bakarak hem aile hem bayram alışkanlıklarını ele almaya çalışacağız.Bundan 100 yıl öncesi tarihe giderek değerlendirmeye başlamak yerine yakın zamanlı kuşaklar üzerinden olayı ele almak bize daha anlaşılır bir çerçeve sunacaktır. 

İlk olarak X kuşağı olarak anılan ve özellikle Türkiye özelinde dengesiz şehirleşmenin başladığı 1960 ve sonrasını baz alan kuşağa baktığımızda; radyo ile başlayan iletişim süreci bu kuşakta televizyon ile beraber evrilmeye başlamıştır. Köyden kente göçlerin başladığı bu yıllarda apartman yaşamı ağırlık kazanmaya başlamış ve çekirdek ailenin ilk örnekleri görülmeye başlamıştır. Kadının çalışması hala toplumda tam olarak tabu olarak değerlendirilirken, şehre göç etmiş insanlar kendi içlerinde komün bir yapı oluşturmaya meyletmişlerdir. Azınlık psikolojisinin yol açtığı memleketçilik kavramının temelleri bu yıllarda atılmaya başlamıştır. Bu yıllarda aile, toplumun sağlıklı şekilde kalabilmesi için temel yapı taşı olarak görülmektedir. Her ne kadar çekirdek aileler çoğalmaya başlasa bile bu kuşakta, büyük aile yapılarının etkisini sürdürdüğü ve bu devrin gelenek göreneklere bağlı kalınmaya muazzam özen gösterilen bir zaman aralığı olduğu göze çarpmaktadır. Bayramlar, düğünler veya kayıplar karşısında birlik olma halinin etkin olduğu bu dönemde bireyselleşmenin yerine bütün olmanın ve birlik olarak var olmanın kutsandığı bir davranış şeklinin var olduğunu görmekteyiz. Aile büyüklerinin yani dede, babaanne gibi kişilerin ev üzerinde etkin olduğu ve son sözü söylediği bu dönemde gelenek ve görenekler aile ile bütünleşik bir tanımlama içindedir.

Y kuşağı üzerinden bu durumu değerlendirmek gerekirse; büyükşehirlerde ve hatta taşrada 1970'ler sonrası başlayan politikleşme süreci toplumun yapısında etkili olmaya başlamıştır. Bu dönem, toplumsal olayların gazete, dergi ve tv gibi iletişim araçlarıyla daha kolay evlere ulaştığı ve insanların birbirlerinin yaşantılarından daha fazla haberdar olduğu zaman aralığı olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda 1990'larda ekonomik krizler, depremler ve sınavlarla hayatta kalmanın zorluğunu tatmış bir nesil oldukları görülmektedir. Kendilerinden önceki nesillere oranla iletişim araçlarına en çok maruz kalan kuşak olan Y kuşağı hem gelişmemiş bir yapıyı hem çok hızlı gelişen bir dünyayı beraberinde görmüştür. Bu kuşakla beraber kadın ekonomik hayata daha fazla katılmaya başlamış ve bu durum aile ve toplum yapısını derinden etkilemiştir. Evlilikte eşitlik ve hayat arkadaşlığı ön plana çıkan bu dönemde aile yapısı daha küçülmüş ve dışarıya karşı sınırların çizildiği ailenin içerisinde ve dışarısında olanların belirginleştiği bir dönemdir. Bu kuşağın ebeveynleri kendi yaşadıkları örselenmeleri çocuklarına yaşatmamaya çalışırken aynı zamanda kendi çocukluklarını değerlendirmeye başlamışlardır. Bayram ve geleneklere karşı değişken bir yapının görüldüğü bu dönemde büyük aile yapısının gittikçe daha küçüldüğü söz gelimi bütün amcaların ziyaret edildiği bir bayramdan ziyade en sevilen amcaya gidilen ya da anne-babanın yakın olduğu halanın ziyaret edilmesine özen gösterilen davranış kalıpları dikkat çekmektedir. Gelenek ve göreneklere bağlılık bu dönemde içten gelen bir davranış yerine görev halini almıştır. Görev olarak gören nesil bir zaman sonra herhangi bir bayram tatilinde akraba veya aile ziyareti yerine tatile çıkmaya başlamıştır. Gelişen ulaşım olanakları ile beraber bu kuşak tatil alışkanlığını uygulamaya döken bir davranış kalıbı göstermektedir. Bu durum kişi için kendisinden önce var olan adet, gelenek, görenek kavramının aile dayatmalarına rağmen kendisi için önmeli olmadığını ve kendi önceliklerin toplumun bekletinlerinden daha ön plana çıktığını göstermektedir.

Son 5-10 yıllık süreçte eleştirilerin odağı haline gelen Z kuşağına bakacak olursak; bu kuşakla beraber aile yapısı sorgulanmaya başlamıştır. Evlilik öncesi ritüellerin(nişan, söz, düğün) ne kadar anlamsız olduğunu düşünen bu kuşakta 'El alem ne der?' anlayışı ortadan kalkmıştır. Evlilik ve aile kurmak kadar boşanmak ve ayrılmanın yoğun olarak şahit olunan bir yaşantı haline geldiği görülmektedir. Akrabalık ilişkilerinin sırf kan bağı var diye sürdürülmesinin anlamsız bulunduğu bu kuşakta, isteksiz ve gönülsüz bir şekilde dahil olunan WhatsApp gruplarının sessize alındığı ve bir süre sonra görmezden gelindiği çokça görülmektedir. İnsan ilişkilerinin emoji ve kısa kelimelere indirgendiği bu dönemde adet ve gelenekler kişinin içselleştirdiği bir olgudan ziyade eskiden var olan ancak şuan sadece sosyal medya organları üzerinden hatırlanan basit olaylar halini almıştır. Bireyselleşmenin tepe noktaya ulaştığı bu kuşak 'yaşantıda sadelik düşüncede ihtişam' gibi metaforik söylemlerle kendi yalnızlıklarını kutsayan bir güruh haline dönmüştür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kafeinsiz kahve, Laktozsuz Süt, Aşksız Evlilik.

 İnsanlar bazen kafeinsiz olarak kahveyi tüketmeyi ve laktozsuz olan sütü kullanmayı tercih etmekte. Peki aşksız bir şekilde ilişkiyi sürdürebilmek bu davranışlarla mukayese edilebilir mi?  İnsanlar hem sağlıklı olmak hem keyiflerinden ödün vermemek için bu şekilde davranabilmektedir. ‘Kahvemi içerim ama sağlığıma dikkat ederim’ düşüncesi aslında dramatik bir kopamayışı sergilemektedir. Aynı şekilde gerçek bir şekilde sevmeyen ancak birey olamamış ve çeşitli zevklerinden kopamamış kişiler aşk olmasa bile ilişkiyi sürdürebilmeyi bir tür bağlantıda kalma durumu olarak görmektedir. Bu durumun altındaki bir diğer faktör kişinin cinselliğe ulaşmak istemesinin yanısıra bunun legal ve meşru bir şekilde yapılması zorlantısıdır. Kişi hem biriyle beraberlik ister hem toplumun onu dışlamamasını ister. Bir nevi ilişkinin devamlılığı daha çok ikinci saydığım nedene bağlıdır. İlginç bir çalışmanın sonucunda ise batıda görücü usulü evliliklerin arttığı tespit edilmiş. Bu durumu biraz irdeley...

Merhamet Eksiği Olan Bir Süperegoya Sahip Olmak

    Bir insanın yaşadığını nasıl anlarız? En amiyane tabirle, nefes alıp veriyorsa ve hareket ediyorsa, nabzı tepki veriyorsa, o insan yaşamakta deriz. Konuya “yaşamak” kavramıyla girme nedenim; acaba gerçek manada bu hayatı yaşıyor muyuz? Ya da bazı filozof ya da bilim adamlarına göre bir yanılsama içinde miyiz? Bu soruların cevabını büyük ihtimalle insanoğlu var olduğu sürece merak etmeye devam edeceğiz. Ben bugün biraz daha kolay olanı seçiyorum; yeryüzünde nefes alan, nabzı atan her insanı ve kendimi gerçek bir hayatın içinde var olduğunu düşünüyorum. Ne şekilde kabul edersek edelim, insanoğlu her yönüyle çok katmanlı bir yaşam metaforu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ben bugün bu katmanlara yapısal bir alandan bakarak yazımın başlığına dönmek istiyorum:  Merhamet eksiği olan bir süperego varlığı... Her ne tarafa dönsek, insanların faydacı, çıkarcı ve bencil varlıklar olduklarına dair şikâyetlerle karşılaşmaktayız. İnsanlar için işin kolay yanı, evinin önündeki pisliği ...