Ana içeriğe atla

Ruh/Beden İlişkisi Ne Kadar Gerçekçi?

      Eski zamanlardan günümüze kadar ruh-beden ilişkisi inanç temelli anlatılmaya çalışılmıştır. Bir insanın ruhunun iyi olması bedenine yansıyacağı ve daha iyi bir hayat yaşayacağına işaret olarak algılanmıştır. Yaşarken somut olarak yaptığı kötülüklerin cezasını ise bu dünyada bile olmazsa ruhlar aleminde yaşayacağına dair bir inanç çoğu topluma yerleşmiş durumdadır. 
     'Ruh var mıdır? Varsa bizi nasıl etkiler? Bedenle senkronize olabilir mi?' sorulara gelmeden önce felsefe tarihinde sıkça rastladığımız ve aslında ruhtan önce varlığı sorgulanan 'Varlık var mıdır? 'Varsa bilinebilir mi?' gibi sorular aslında insanoğlunun ruh/beden ilişkisini hiçbir zaman tam olarak senkron şekilde düşünmediğini göstermekte. Günümüz toplumunda bile kendisini pozitivist gören insanlar ya da inanç olarak inançsızlığı seçmiş insanlar ruhun varlığını gülünç bulmakta ve insanın diğer canlılar gibi yok olacağını düşünmektedir.
     Ruh-beden ilişkisi üzerine bırakılsa kitap yazılırdı ama benim tercihim bir kaç soru ile konuyu noktalamak olacak.
      'İlk olarak rüya kavramını somut dünyadan ziyade uyku halinde görülen bir durum olarak kabul edersek neden kontroldışı gerçekleşmekte ve bedensel olarak hissedemedğimiz bir noktada'(Rüya Kavramı)
      'Diğer bir nokta insanların 5 duyu üzerinden dünyayı algıladığı varsayılır ancak neden bazı durumlarda 5 duyu yetersiz kalmakta ve biz anlamlandıramadığımız şekilde dünyayı algılamaktayız'(Sezgi, sezinleme gücü)
      'Bir başka konu tüm insanların yaşamsal ihtiyaçları karşılansa bile tam olarak kendini iyi hissedememesi ve bedensel bir iyilik dışında gereksiniminin doğması başka türlü nasıl açıklanabilir.' (Ruhun doyması kavramı)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kuşakların Bayramı Değerlendirme Şekilleri ve Gelenek Kavramına Bakışları

Tarih boyunca milyarlarca insan yeryüzünde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Basit bir hesaplama yapmaya çalışan Washington Nüfus Bürosuna göre, M.Ö 190.000 yıl önce yani insanın ortaya çıktığı tahmin edilen süreden günümüze kadar 117 milyar insanın yeryüzünde yaşadığı hesaplanmaktadır. Bu devasa sayı ilk çağlardan itibaren dönemlere ayrılarak anlamaya çalışılmıştır. Günümüze yaklaştıkça sadece tarih dönemlere ayrılmakla kalmamış insanlarda doğum tarihlerine göre isimlendirilmeye başlanmıştır. Son 100 yıllık sürece bakarsak eğer; Sessiz Kuşak(1928-1945), Bebek Patlaması Kuşağı(1946-1964), X Kuşağı(1965-1980), Y Kuşağı(1981-1996), Z Kuşağı(1997-2012), Alfa Kuşağı(2013-2024) ve Beta Kuşağı(2025-2039) olarak kuşakların isimler aldığı görülmektedir. Bu saydığımız kuşakların tarih aralığına baktığımızda bir çoğumuz her kuşaktan bir takım insanlarla denk gelmiş durumdayız. Bu insanların yaşına ve doğum zamanına göre olayları anlamaları ve değerlendirme şekillerinin çok farklı olduğunu görmekteyiz...

Kafeinsiz kahve, Laktozsuz Süt, Aşksız Evlilik.

 İnsanlar bazen kafeinsiz olarak kahveyi tüketmeyi ve laktozsuz olan sütü kullanmayı tercih etmekte. Peki aşksız bir şekilde ilişkiyi sürdürebilmek bu davranışlarla mukayese edilebilir mi?  İnsanlar hem sağlıklı olmak hem keyiflerinden ödün vermemek için bu şekilde davranabilmektedir. ‘Kahvemi içerim ama sağlığıma dikkat ederim’ düşüncesi aslında dramatik bir kopamayışı sergilemektedir. Aynı şekilde gerçek bir şekilde sevmeyen ancak birey olamamış ve çeşitli zevklerinden kopamamış kişiler aşk olmasa bile ilişkiyi sürdürebilmeyi bir tür bağlantıda kalma durumu olarak görmektedir. Bu durumun altındaki bir diğer faktör kişinin cinselliğe ulaşmak istemesinin yanısıra bunun legal ve meşru bir şekilde yapılması zorlantısıdır. Kişi hem biriyle beraberlik ister hem toplumun onu dışlamamasını ister. Bir nevi ilişkinin devamlılığı daha çok ikinci saydığım nedene bağlıdır. İlginç bir çalışmanın sonucunda ise batıda görücü usulü evliliklerin arttığı tespit edilmiş. Bu durumu biraz irdeley...

Merhamet Eksiği Olan Bir Süperegoya Sahip Olmak

    Bir insanın yaşadığını nasıl anlarız? En amiyane tabirle, nefes alıp veriyorsa ve hareket ediyorsa, nabzı tepki veriyorsa, o insan yaşamakta deriz. Konuya “yaşamak” kavramıyla girme nedenim; acaba gerçek manada bu hayatı yaşıyor muyuz? Ya da bazı filozof ya da bilim adamlarına göre bir yanılsama içinde miyiz? Bu soruların cevabını büyük ihtimalle insanoğlu var olduğu sürece merak etmeye devam edeceğiz. Ben bugün biraz daha kolay olanı seçiyorum; yeryüzünde nefes alan, nabzı atan her insanı ve kendimi gerçek bir hayatın içinde var olduğunu düşünüyorum. Ne şekilde kabul edersek edelim, insanoğlu her yönüyle çok katmanlı bir yaşam metaforu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ben bugün bu katmanlara yapısal bir alandan bakarak yazımın başlığına dönmek istiyorum:  Merhamet eksiği olan bir süperego varlığı... Her ne tarafa dönsek, insanların faydacı, çıkarcı ve bencil varlıklar olduklarına dair şikâyetlerle karşılaşmaktayız. İnsanlar için işin kolay yanı, evinin önündeki pisliği ...