Eski zamanlardan günümüze kadar ruh-beden ilişkisi inanç temelli anlatılmaya çalışılmıştır. Bir insanın ruhunun iyi olması bedenine yansıyacağı ve daha iyi bir hayat yaşayacağına işaret olarak algılanmıştır. Yaşarken somut olarak yaptığı kötülüklerin cezasını ise bu dünyada bile olmazsa ruhlar aleminde yaşayacağına dair bir inanç çoğu topluma yerleşmiş durumdadır.
'Ruh var mıdır? Varsa bizi nasıl etkiler? Bedenle senkronize olabilir mi?' sorulara gelmeden önce felsefe tarihinde sıkça rastladığımız ve aslında ruhtan önce varlığı sorgulanan 'Varlık var mıdır? 'Varsa bilinebilir mi?' gibi sorular aslında insanoğlunun ruh/beden ilişkisini hiçbir zaman tam olarak senkron şekilde düşünmediğini göstermekte. Günümüz toplumunda bile kendisini pozitivist gören insanlar ya da inanç olarak inançsızlığı seçmiş insanlar ruhun varlığını gülünç bulmakta ve insanın diğer canlılar gibi yok olacağını düşünmektedir.
Ruh-beden ilişkisi üzerine bırakılsa kitap yazılırdı ama benim tercihim bir kaç soru ile konuyu noktalamak olacak.
'İlk olarak rüya kavramını somut dünyadan ziyade uyku halinde görülen bir durum olarak kabul edersek neden kontroldışı gerçekleşmekte ve bedensel olarak hissedemedğimiz bir noktada'(Rüya Kavramı)
'Diğer bir nokta insanların 5 duyu üzerinden dünyayı algıladığı varsayılır ancak neden bazı durumlarda 5 duyu yetersiz kalmakta ve biz anlamlandıramadığımız şekilde dünyayı algılamaktayız'(Sezgi, sezinleme gücü)
'Bir başka konu tüm insanların yaşamsal ihtiyaçları karşılansa bile tam olarak kendini iyi hissedememesi ve bedensel bir iyilik dışında gereksiniminin doğması başka türlü nasıl açıklanabilir.' (Ruhun doyması kavramı)
Yorumlar
Yorum Gönder