Ana içeriğe atla

Şikayet Etmeyi Bir Ay Bırakma Deneyi

Sızlanıp durmayı hayatınızdan tamamen çıkarsanız yaşamınız ne kadar değişirdi? Mümkün müdür bu?

        “Yapılması gereken yalnızca şikayet edip durmayı bırakmak, bu kadar basit.” Gerçekten de o kadar basit mi peki? Şikayet etmek neden bu kadar kötü ki hem?

        Sızlanmak doğamızda var. Araştırmalara göre, sıradan bir diyalogda bile iki taraf da hemen hemen her dakikada bir yakınmada bulunuyor.  Bunun toplumsal bir sebebi var. “İnsanları, ortak bir memnuniyetsizlikten daha güçlü şekilde bir arada tutan bir şey yoktur.” diye ifade ediyor Traver Blake. “Olumsuz bir paydada buluşmak, arkadaşlık ve iletişim kurmanın en basit yoludur.”

       Evrimsel geçişler bizi meşru müdafaamızı yapabilmek adına olumsuzluğa odaklanmamızı sağlıyor. “Bize zarar verebilecek ve öldürebilecek bir şeyle karşılaştıkça, ona karşı gardımızı almaya programlanıyoruz.

       ”Fakat tüm o mızmızlanmaların da bir bedeli var. Biz söylendikçe, beyinlerimizin problem çözme ve diğer bilişsel fonksiyonların gerçekleştiği alanlarında yer alan sinirsel bağlantılara zarar veren stres hormonları salgılanıyor. Bu durum, başka birisinin hayıflanma ve sızlanmalarını dinlediğimiz zamanlar için de geçerli. “Pasif içicilik kadar kötü bir durum bu; dolaylı söylenme gibi.'' 

     Joanna Wolfe, “Alışkanlıklarınızdan vazgeçmek oldukça zor. Konuşurken kurduğunuz cümleleri hayıflanma nidalarından azat etmeyi denediniz mi hiç? Son derece zor bunu yapmak.” diye belirtiyor. 

      Öte yandan, bazen de içimizi döküp şöyle bir rahatlamaya ihtiyaç duyuyoruz. İyi geliyor, değil mi? Yapılan bir çalışma, duygularımızı içimize istifleyip tutmanın insan ömrünü ortalama iki yıl kadar kısalttığı sonucuna varmış. 

Neyse ki, ketumlukla olumsuzluk abidesi olmak arasında orta yolu bulmanın bazı yolları var.

1. İşe “şikayet”in tanımıyla başlayın.

Örneğin, “dışarısı çok soğuk” bir şikayet değil bir gözlemdir; fakat “dışarısı çok soğuk ve bu şehirde yaşamaktan nefret ediyorum” bir şikayet cümlesidir. Bu noktada neyin ne olduğundan ziyade size ne hissettirdiğidir mesele.

2. Size neyin ne kadar şikayet ettirdiğini tespit edin.

Değişim, farkındalıkla başlar. Tespit ettiklerinizin sayısı sizi oldukça şaşırtacak!

3. Sürekli şikayet eden insanlarla aranıza mesafe koyun.

İlle de dinlemek mecburiyetinde kalıyorsanız, ateşi körüklemek yerine olumlu cümlelerle yanıt verin. Bu noktada Blake şöyle diyor: “Kendinize güvenin, başka birinden duyacaklarınıza ihtiyacınız yok. Bir süre sonra o durmadan şikayet eden insanların sizden uzaklaştığını göreceksiniz, çünkü istedikleri malzemeyi sizden alamayacaklar.”

4. Şikayetinizi çözüme dönüştürün.

Sorununuza öyle hayran hayran uzaktan bakmak yerine bir şeyler yapın. Buna “olumlu şikayet” veya “verimli şikayet” deniyor. Durumu kendi lehinize çevirmeniz mümkün.

5. Ama + Olumlu ifade

Bu öneri “Baktınız söyleniyorsunuz, sonuna bir ‘ama’ ekleyin ve olumlu bir şey söyleyin devamında. İşe arabayla gitmeyi sevmiyorum; ama yine de araba kullanabildiğim ve hatta bir işim olduğu için müteşekkirim -gibi.”

6. “Zorunluluk” değil, “Gereklilik”

“Çocukları okuldan yine ben almak zorundayım.” ifadeniz “Çocukları okuldan almam gerek.” şeklinde olabilir mesela. “Müzmin şikayetçilikten vazgeçin. Olumlu ifadelere ağırlık verdikçe zamanla çok daha iyi hisseder hale geleceksiniz. Başlarda biraz zor ve enteresan olacak fakat siz böyle yapmaya alıştıkça bu da sizin doğal haliniz olmaya başlayacak.”

Yorumlar

  1. Toksik insanlardan kurtulma yöntemi onlara olumlu cümleler kurma 🖒. Bir süre sonra negatif enerjilerini de alıp giderler

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kuşakların Bayramı Değerlendirme Şekilleri ve Gelenek Kavramına Bakışları

Tarih boyunca milyarlarca insan yeryüzünde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Basit bir hesaplama yapmaya çalışan Washington Nüfus Bürosuna göre, M.Ö 190.000 yıl önce yani insanın ortaya çıktığı tahmin edilen süreden günümüze kadar 117 milyar insanın yeryüzünde yaşadığı hesaplanmaktadır. Bu devasa sayı ilk çağlardan itibaren dönemlere ayrılarak anlamaya çalışılmıştır. Günümüze yaklaştıkça sadece tarih dönemlere ayrılmakla kalmamış insanlarda doğum tarihlerine göre isimlendirilmeye başlanmıştır. Son 100 yıllık sürece bakarsak eğer; Sessiz Kuşak(1928-1945), Bebek Patlaması Kuşağı(1946-1964), X Kuşağı(1965-1980), Y Kuşağı(1981-1996), Z Kuşağı(1997-2012), Alfa Kuşağı(2013-2024) ve Beta Kuşağı(2025-2039) olarak kuşakların isimler aldığı görülmektedir. Bu saydığımız kuşakların tarih aralığına baktığımızda bir çoğumuz her kuşaktan bir takım insanlarla denk gelmiş durumdayız. Bu insanların yaşına ve doğum zamanına göre olayları anlamaları ve değerlendirme şekillerinin çok farklı olduğunu görmekteyiz...

Kafeinsiz kahve, Laktozsuz Süt, Aşksız Evlilik.

 İnsanlar bazen kafeinsiz olarak kahveyi tüketmeyi ve laktozsuz olan sütü kullanmayı tercih etmekte. Peki aşksız bir şekilde ilişkiyi sürdürebilmek bu davranışlarla mukayese edilebilir mi?  İnsanlar hem sağlıklı olmak hem keyiflerinden ödün vermemek için bu şekilde davranabilmektedir. ‘Kahvemi içerim ama sağlığıma dikkat ederim’ düşüncesi aslında dramatik bir kopamayışı sergilemektedir. Aynı şekilde gerçek bir şekilde sevmeyen ancak birey olamamış ve çeşitli zevklerinden kopamamış kişiler aşk olmasa bile ilişkiyi sürdürebilmeyi bir tür bağlantıda kalma durumu olarak görmektedir. Bu durumun altındaki bir diğer faktör kişinin cinselliğe ulaşmak istemesinin yanısıra bunun legal ve meşru bir şekilde yapılması zorlantısıdır. Kişi hem biriyle beraberlik ister hem toplumun onu dışlamamasını ister. Bir nevi ilişkinin devamlılığı daha çok ikinci saydığım nedene bağlıdır. İlginç bir çalışmanın sonucunda ise batıda görücü usulü evliliklerin arttığı tespit edilmiş. Bu durumu biraz irdeley...

Merhamet Eksiği Olan Bir Süperegoya Sahip Olmak

    Bir insanın yaşadığını nasıl anlarız? En amiyane tabirle, nefes alıp veriyorsa ve hareket ediyorsa, nabzı tepki veriyorsa, o insan yaşamakta deriz. Konuya “yaşamak” kavramıyla girme nedenim; acaba gerçek manada bu hayatı yaşıyor muyuz? Ya da bazı filozof ya da bilim adamlarına göre bir yanılsama içinde miyiz? Bu soruların cevabını büyük ihtimalle insanoğlu var olduğu sürece merak etmeye devam edeceğiz. Ben bugün biraz daha kolay olanı seçiyorum; yeryüzünde nefes alan, nabzı atan her insanı ve kendimi gerçek bir hayatın içinde var olduğunu düşünüyorum. Ne şekilde kabul edersek edelim, insanoğlu her yönüyle çok katmanlı bir yaşam metaforu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ben bugün bu katmanlara yapısal bir alandan bakarak yazımın başlığına dönmek istiyorum:  Merhamet eksiği olan bir süperego varlığı... Her ne tarafa dönsek, insanların faydacı, çıkarcı ve bencil varlıklar olduklarına dair şikâyetlerle karşılaşmaktayız. İnsanlar için işin kolay yanı, evinin önündeki pisliği ...