Ana içeriğe atla

Mağaradan Çıkamayan İnsanlık

     Başlıktan anlaşılabileceği gibi bu konunun aslı ilk çağlardan günümüze kadar insanlık tarihinin  değişmeyen davranışları olacak. Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelebilir. İnsanlar bu lükse ve getirdiği rahatlığa çok kısa sürede uyum sağlayıp bu durumu kanıksayabilirler. Akıllı telefonlar, akıllı saatler, giyilebilir teknolojik aletler, yapay zeka ürünleri binlerce alet günümüzde lüks diyebileceğimiz şeylerden sadece birkaç tanesi. Çok değil 10-15 yıl öncesi bu aletlerin hiçbiri hayatımızda yokken biz eksikliğini bile hissetmiyorduk ancak bugün bu araçlar hayatımızdan çıksa muhtemelen sürüler halinde anti depresan havuzuna düşebiliriz. 

    Bahsettiğim örnek insanoğlunun ihtiyacı olmadığı şeylere karşı çok çabuk bir şekilde bağımlılık oluşturabileceğini gösteriyor. Peki her şeye bu kadar çok çabuk uyum sağlayan insanoğlunun her özelliği zaman içerisinde değişti mi? Bu soruya verilecek cevaplar, teoriler çok fazla olabilir. Psikolojide bu soruya Carl Gustav Jung 'Kolektif Bilinçaltı' tabiri ile cevap vermiştir. Ona göre insanlar özellikleri bakımından birbirinden farklı tarzda davransalar da her insanda ortak bulunan özellikler mevcuttur. Jung'ın tespitleri ve günümüz insanın ilk çağ ile olan ortak yaşantıları neler şimdi bu duruma beraberce göz atalım.


    Jung, ilk çağlardan günümüze kadar sonradan öğrenilmeyen doğuştan herkeste mevcut olan davranış örüntüleri olarak beslenme, korunma, barınma ögeleri saymıştır. Bunlardan ilki olan beslenme durumu her dönem için fizyolojik olarak piramidin ilk sırasında oldu . Hatta pandemi dönemi sonrası gıdaya ulaşım ve insanların sağlıklı beslenme isteği daha da önem kazandı. İlk insanlarla ilgili çoğu bilgi kesin olmasa da yaşam onlar için çok zorlu geçen bir süreçti. Güçlü olanın ayakta kaldığı, güçlü olmak için beslenmeye ihtiyaç duyulan bir dünya vardı. İlk çağlarda beslenme koşulları planlı ve uzun zaman dilimlerinde yapılamayan ve günlük olarak gerçekleşen bir aktiviteden ibaretti. Şöyle ki incirden dalları dolup taşmış bir ağaç gören insanoğlunun yapacağı tek şey tıka basa yemek ve herhangi bir hayvan sürüsü gelmeden önce karnını mümkün olduğunca fazla doldurmaktı. Günümüz insanı koca koca binalarda ve evlerinde ağzına kadar dolu buzdolapları ile yaşamakta. Onun için ağzına kadar dolu bir dondurma kabını hüpletmek ya da herhangi bir alışveriş merkezinde karnı tok olsa da o koskocaman hamburgeri silip süpürmek her zaman insanoğluna cazip gelmiştir. Beslenme, insanın karnının doyması, ona daha stressiz ve ömrünü bir gün daha uzatacak yaşama imkanı sağladığı için tarihte her zaman insanın serotonin ihtiyacında ilk sırada bulunmuştur. 

      İkinci olarak güvenlik, kendini güvende hissetme ihtiyacı çağlar boyunca var olmuştur. Eğer teorilerin bir kısmının doğruluğunu kabul edersek, ilk insanların elindeki imkanlar ve beyinlerinin günümüzdeki insanlara göre küçük olması nedeniyle besin piramidinin ortalarında yer almaktaydı. Örneğin bir timsah veya bir ayı insandan daha üst sıralarda piramitte kendine yer bulmaktadır. Korunma ihtiyacı ilk çağlarda insanların çoğalmak istemesine neden olmuştur. Sanıldığı gibi üreme isteği deyip geçmek konuyu basite indirgemektir. İlk çağlarda insan sayısının azlığı ve çevreden gelebilecek tehlikelerin belirsizliği nedeniyle insanlar kendini güvende hissetmek için çoğalmaya önem verdi. Günümüzde her ne kadar toplumdan topluma değişse de soy devamı veya toplumsal baskılar nedeniyle insanlar çoğalma isteği göstermektedir. Asıl olan şey bu noktada ilk çağlarda var olan kendini güvende hissetme hissi günümüzde de geçerli. Günümüz insanının güven alanı eskiye göre daha küçük ancak gelebilecek tehlikeler daha fazla. İnsanlar aç oldukları zaman korunaklı bir hayat düşünmezler ancak karınları doyduğu zaman güvenlik ihtiyacı önem kazanır. Bazı insanların yaşlanınca yalnız kalmaktan korkması, ilişkisi biten bir insanın aşırı derecede anksiyete yaşaması, bireysel gidilen bir mekandan ziyade topluca yapılan herhangi bir etkinlikten daha çok zevk alınması aslında insanın güvende hissetme ve yaşamını sürdürme konusunda insanın ne kadar topluma bağımlı olduğunu gösteriyor. Buna son zamanlarda yalnız yaşama oranlarının artışı ile depresif durum yaşayan insan sayısındaki artışın pozitif uyumu da örnek verilebilir.

    Son olarak barınma noktasında insanoğlu mağaradan başlayan yaşamında her an göç etmeye hazır bir şekilde yaşamını sürdürmek zorundaydı. Böyle yaşamanın ilk sebebi dışarıdan herhangi bir tehlikenin gelme ihtimali ve değişen iklim şartlarının yaşanan yerde zorluk çıkarmasıydı. Eşyası yok denecek kadar az olan insanoğlu, hayatta kalma güdüsü ile yaşadığı yerden ziyade ilk başta hayatını sürdürmeye öncelik vermiştir. Günümüzde insanlar bulunduğu yerde ömrünü bitirebiliyor. Bunun nedenlerinden bazıları; dışardan gelecek tehlikenin eskiye göre azalması ve iklim şartlarının insana çok zarar vermemesi sayılabilir. Bunun yanında insanlar işleri sebebiyle bulunduğu bölgeden ayrılamıyor diyebiliriz. 

    Nüfusun toplu olarak yaşama isteği eski çağlardan günümüze değişmeyen bir özellik. Kendini güvende hissetme isteği burada da önümüze çıkmakta. Herhangi bir yerde çadır kuran bir insandan ziyade toplu olarak kamp kurulan bölgeleri çok görmüşüzdür. İnsanoğlu farketmese bile çevresinde var olan insanların sayısı arttıkça başına kötü bir şey gelme ihtimalinin azaldığını hisseder. Günümüz insanının bireyi ön plana çıkaran ve bunu insanların iyi olma haline fayda sağlayacağını söyleyen anlayışındaki uyumsuzluk daha tarihin başından beri kendini net bir şekilde göstermektedir.

    Özet olarak insanoğlu gelişiyor, değişiyor ve her nesil bir öncekinden daha ileri bir gelişim gösteriyor. Bu noktada her yönüyle gelişen insan mağaradan hala çıkamamıştır ve çıkması kendi doğasına aykırı bir durum oluşturacaktır. Aynı mağaranın içinde küçük bir çocuk gibi oradan oraya yer değiştirerek yaşamaya devam ediyoruz. Bize empoze edilmeye çalışılan her ne kadar şey olsa da insanın bir kökü var ve bu kök her zaman bizi etkilemeye devam edecek...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Merhamet Eksiği Olan Bir Süperegoya Sahip Olmak

    Bir insanın yaşadığını nasıl anlarız? En amiyane tabirle, nefes alıp veriyorsa ve hareket ediyorsa, nabzı tepki veriyorsa, o insan yaşamakta deriz. Konuya “yaşamak” kavramıyla girme nedenim; acaba gerçek manada bu hayatı yaşıyor muyuz? Ya da bazı filozof ya da bilim adamlarına göre bir yanılsama içinde miyiz? Bu soruların cevabını büyük ihtimalle insanoğlu var olduğu sürece merak etmeye devam edeceğiz. Ben bugün biraz daha kolay olanı seçiyorum; yeryüzünde nefes alan, nabzı atan her insanı ve kendimi gerçek bir hayatın içinde var olduğunu düşünüyorum. Ne şekilde kabul edersek edelim, insanoğlu her yönüyle çok katmanlı bir yaşam metaforu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ben bugün bu katmanlara yapısal bir alandan bakarak yazımın başlığına dönmek istiyorum:  Merhamet eksiği olan bir süperego varlığı... Her ne tarafa dönsek, insanların faydacı, çıkarcı ve bencil varlıklar olduklarına dair şikâyetlerle karşılaşmaktayız. İnsanlar için işin kolay yanı, evinin önündeki pisliği ...

Kafeinsiz kahve, Laktozsuz Süt, Aşksız Evlilik.

 İnsanlar bazen kafeinsiz olarak kahveyi tüketmeyi ve laktozsuz olan sütü kullanmayı tercih etmekte. Peki aşksız bir şekilde ilişkiyi sürdürebilmek bu davranışlarla mukayese edilebilir mi?  İnsanlar hem sağlıklı olmak hem keyiflerinden ödün vermemek için bu şekilde davranabilmektedir. ‘Kahvemi içerim ama sağlığıma dikkat ederim’ düşüncesi aslında dramatik bir kopamayışı sergilemektedir. Aynı şekilde gerçek bir şekilde sevmeyen ancak birey olamamış ve çeşitli zevklerinden kopamamış kişiler aşk olmasa bile ilişkiyi sürdürebilmeyi bir tür bağlantıda kalma durumu olarak görmektedir. Bu durumun altındaki bir diğer faktör kişinin cinselliğe ulaşmak istemesinin yanısıra bunun legal ve meşru bir şekilde yapılması zorlantısıdır. Kişi hem biriyle beraberlik ister hem toplumun onu dışlamamasını ister. Bir nevi ilişkinin devamlılığı daha çok ikinci saydığım nedene bağlıdır. İlginç bir çalışmanın sonucunda ise batıda görücü usulü evliliklerin arttığı tespit edilmiş. Bu durumu biraz irdeley...

Şikayet Etmeyi Bir Ay Bırakma Deneyi

Sızlanıp durmayı hayatınızdan tamamen çıkarsanız yaşamınız ne kadar değişirdi? Mümkün müdür bu?         “Yapılması gereken yalnızca şikayet edip durmayı bırakmak, bu kadar basit.” Gerçekten de o kadar basit mi peki? Şikayet etmek neden bu kadar kötü ki hem?         Sızlanmak doğamızda var. Araştırmalara göre, sıradan bir diyalogda bile iki taraf da hemen hemen her dakikada bir yakınmada bulunuyor.  Bunun toplumsal bir sebebi var. “İnsanları, ortak bir memnuniyetsizlikten daha güçlü şekilde bir arada tutan bir şey yoktur.” diye ifade ediyor Traver Blake. “Olumsuz bir paydada buluşmak, arkadaşlık ve iletişim kurmanın en basit yoludur.”        Evrimsel geçişler bizi meşru müdafaamızı yapabilmek adına olumsuzluğa odaklanmamızı sağlıyor. “Bize zarar verebilecek ve öldürebilecek bir şeyle karşılaştıkça, ona karşı gardımızı almaya programlanıyoruz.        ”Fakat tüm o mızmızlanmaların da bir bed...